26 Ocak 2009 Pazartesi

Bir Yaz Günü Sıkıntısı

"geceydi. başlangıç için güzel bir cümle bekliyordum. bekliyorken oyunlar oynamış şarkılar dinlemiş zihnimi askıya alıp bedenimi yormuştum. sonra kollarım daralmaya başladı. tonlarca sivri sinek üstüme saldırdı. daralan kollarım aynı zamanda delik deşik oluyordu. yorucu bir rüya olacaktı. ve belki de rüya değildi."
"Shakespeare"


Tenhalığı
gizliliğin örtük bir suçluluğun çağrışımıydı. Dahası masumiyetin cinselliğe açıldığı mayınlı bir simgeydi benim için. Bir çoğumuz için öyleydi.O zamanlar öyleydi.
Kalabalık içinde saklanmanın yollarını arıyordu , kendilerine kalabalık dışında yol arayanlar.
Pastanelerde buluşmanın büyüme belirtisi sayıldığı o günlerde büyümeye çalışıyordum ben de.
Site sinemasının altındaydı Sıla cafe. Adının mesafesine vurulmuştum ilk, sonra serinliğine o sıcak yaz öğleleri.Sokağa çıkmaktan başka avuntusu olmayan bir çocuk için bulunmaz bir yerdi.Beni bu kente yakıştırıyordu.
Her öğle sonrası giderdim oraya. Sucuklu kaşarlı tostla soğuk kola söylerdim. Hiç değişmezdi ısmarladığım şeyler.Sanki böyle yaparak bir şeyleri koruyordum bir şeyleri tarihe çeviriyordum.Belki de anı biriktirme telaşındaydım.Tutuk çekingen bir telaştı bu.Kendini belli etmiyordu.
Her gün giderdim saatlerce yalnız başıma oturur beklerdim. Kimi beklerdim neyi beklerdim? Bilmiyorum. Beklediğimi bile bilmezdim zaten.(duyguların adı daha ileriki yaşlar içindir.)
Sonra yalnızlığımdan utanır sanki birini bekliyormuş gibi arada bir saatime bakardım.Köşe masalarda sevgililer olurdu.El ele tutuşur fısıltıyla konuşurlardı.Onlara bakmamaya özen gösterirdim ayıp sayardım.Onlara bakmak yalnızlığımı da fark etmek demekti.Kendime de ayıp sayardım.Garson kolayı soğuk getirmezdi,çekinir ses çıkarmazdım.İtiraz etmeyi de ayıp sayardım.Böyle zamanlarda ellerim büyük gelirdi kendime.İçimden garsona itiraz etme provaları yapar ama bir türlü gerçekleştiremezdim.
Ellerim masanın altına sığmazdı.
Sonra yalnızlığımı bağışlasınlar diye biraz bahşiş bırakır kalkar giderdim.
Site sinemasında devamlıydı filmler..
Karanlık salonun uçsuzluğunda uzak koltuklara dağılmış yalnız insanlar olurdu.BEŞ DAKİKA ARA’da gözlerini kaçırırlardı birbirlerinden;silik yaşamlarındaki sessiz suçlardan,ya da aynalara çıkmayan korkak gözlerinden.Başka şeylerden..
Yalnızken biriyle göz göze gelindiğinde anlaşılacak sanılan her şeyden.

Sinema sessiz , filmler hülyalı, insanlar tek başınaydı.

…..
Sanki her şey büyük bir yalnızlığın parçalarıydı.Sıradanlığın cehenneminden kurtarıyordu onları,yazın sıcağında avareliğin boğuntularından.Her şeye..her şeye iyi geliyordu perdenin yalanları.
Eee ne var bunda anlatacak?diyorsun
Düşünsene kimi ve neyi beklediğini bilmeden hatta beklediğini bile bilmeden saatlerce o cafe köşesinde yalnız başına oturmak sonra o loş sinemaya o kuytu karanlığa sığınmak.Bütün bir yaz hemen hemen her gün.Hem de daha 15 yaşındayken.Düşünsene bi insan hayatında kaç defa 15 yaşında olur?
Az şey mi bu?
Ne zaman serinliğin küflü kokusu çarpsa burnuma o cafeyi hatırlarım.
İşte bunun için anlattım sana.
Yıllarca bunun şiirini yazmak istedim.
Hatta elimi atıp ta tutamadığım bütün şeylerin şiirini
Okula döndüğümdeyse , sinemaları sadece filmlerde görmüş arkadaşlara anlattım
Onların gözünde geri dönmüş bir kahramandım.
Daha 15 yaşında bir akşamcı, hikayeler uyduran biri olmuştum.
Büyümüş biri olsaydım ya da büyümeyi becerebilseydim diyelim,belki tüm bunları gülerek anlatırdım sana.Bağışla
O derin yalnızlık içe işleyen bi yara gibi hala acı verir kanar bazen.Üstelik ne cafe kalmış geriye ne de sinema.

Blogun ismine esin kaynağı olan "Bir Yaz gecesi Rüyası" oyununun yazarı Shakespeare'e saygılarımı ve blogun isim babası olan canım sevgilim QuestionMarx'a sevgilerimi yolluyorum.